Yavuz Bingöl'ün Sesinden Mican
Türküsünü Dinlemek İçin Üstteki Windows Media Player'in Play [Üçgen]
Tuşuna Tıklayınız..
Micanoğlu Hüseyin 1280 (1864) yılında Giresun’un Keşab
nahiyesine bağlı Engüz (Dokuztepe) köyünde doğmuştur. Babası
Ömer Ağa, annesi Yakuboğlu Osman’ın kızı Ayşe kadındır.
Giresun’da Sultan Selim Camisi yanındaki medreseye devam
eder, arkadaşları ile bir gece medreseye gizlice kadın
getirdiği için medreseden atılır (1880), tahsiline devam
etmek için Sayca köyünden arkadaşı İsmail Ağa’nın oğlu
Hüseyin ile birlikte Erzurum’a gider. Zeki, çalışkan
olmasına rağmen imtihanda başarılı olamaz, Giresun’a döner
(1881), daha sonra da askere gider. Bir söylentiye göre
askerden firar edince dayısı Yakuboğlu Şükrü’nün yanına
gelir. Onların aralarında bir kadın yüzünden çıkan kavgada
Kalafatoğlu Memiş Hoca öldürülür. Kalafatoğlu Memiş’i
öldürenin Micanoğlu olduğu tespit edilince takibata çıkılır,
o da firar ederek şekavete başlar. Bir diğer söylentiye göre
de Erzurum Süvari Alayı’nda nişanlısı Emine’nin Memiş
Hoca’nın oğluna verildiğini duyunca firar eder. Onun
gelişiyle köyde dedikodu alır yürür; Micanoğlu’nun gelinle
ilişkisi olduğu etrafta söylenmeye başlar. Dedikodululardan
rahatsız olan Micanoğlu’nun eski nişanlısı, bir akşam üstü
eline bir değnek alarak Micanoğlu’nun yolunu keser, münakaşa
başlar, gürültü üzerine dışarı çıkan Memiş Hoca da kavgaya
karışınca, Micanoğlu karakulak bıçağını çekerek onu öldürür.
Memiş Hoca’nın öldürülmesi üzerine köyün ileri gelenlerinden
Hamaloğlu Hasan Ağa tarafından tutulup adalete teslim
edilir. Mahkeme tarafından on sekiz yıl hapis cezasına
çarptırılır. Ancak, hapishaneye konulduktan altı ay sonra
Gürcü Deli Reşid’in adamı Eğribel Mehmed’le birlikte
hapishaneden kaçar.
Hikâyenin devamında; hapishaneden kaçan Micanoğlu, bir
süre gizlenmeye çalışırsa da sonunda Gürcü Deli Reşid’in
çetesine katılmak zorunda kalır. İlk soygunu Bulancak’taki
Şemsettin köyünde Yılancıoğlu Mustafa Ağa’yı soyarak yapar.
Bu kanun dışı faaliyetleri köy basma, yolcu ve kervanları
soyma şeklinde devam eder. Micanoğlu, artık dağlardadır ve
dokuz kişilik çetenin başı olmuştur. Micanoğlu şekavete
başladıktan bir müddet sonra Uğurca köyünden, Gotkile
namıyla tanınan Köroğlu isimli şahıs bir olaydan dolayı
firar edince kendisine haber gönderip yanına alır.
Söylenilenlere göre Micanoğlu katiyen adam öldürmez, bütün
bu işleri Gotkile’ye yaptırırmış. Micanoğlu, hükümet
kuvvetlerinin yanında yer alarak kendisini takibe çıkanları
teker teker yakalayarak öldürmeye başlar. Aynı günde
Hamaloğlu Hasan Ağa’yı, Tekbaşoğlu Komit Ali Ağa’yı, Sarvan
İmamını öldürür. Hamaloğlu Ali Ağa’yı, kendisini kurtarmak
vaadiyle kandırarak hükümete teslim etti diye öldürür. Bu
öldürdüklerini Sarvan köyünden Salbacakoğlu Halil İbrahim
Ağa ve diğerleri takip eder. Micanoğlu ve çetesinin yaptığı
soygunlar ve bilhassa Şebinkarahisar’a gidip gelen
kervanları vurması üzerine yüzbaşı vekili Palabıyık Kemal
Ağa, yanına aldığı Aslan Bey ve Soloğlu Ahmed Ağa ile
birlikte onun takibine çıkar ve Micanoğlu’nu yakalamaya
çalışır. Fakat Micanoğlu’nu ele geçirmek mümkün olmaz.
Micanoğlu kendisini ele geçirmeye çalışan kuvvetleri meşgul
ederek yakalanmamayı başarır.
Mican takipten kurtulmak için kendisine daha güvenli
barınma yerleri aramaya başlar. Karagöl yaylasına çıkarak
Erbaalı Kel Seyid’e misafir olur. Kel Seyid, yanında
kırk-elli kadar insan çalıştıran, sürüleri obaya sığmayacak
kadar çok olan zengin birisidir. Kendini takibe çıkan kolluk
kuvvetleri Micanoğlu’nun izini buruda da bulur. Micanoğlu,
Yanbulu denilen bir dağ geçidinde hükümet kuvvetlerini
pusuya düşürür, jandarmaların bir kısmını esir alır.
Micanoğlu hakkındaki kimi sözlü, kimi yazılı kaynaklara
dayanan hikaye bu şekildedir.
(Mican filminden bir sahne..)
Onun adının geçtiği arşiv belgeleri Micanoğlu’nun diğer
bir yönünü aydınlatmaktadır. Micanoğlu,
Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerinde bulunan maden
işletmelerinden haraç almaktadır. Eğribel madenini işleten
Fransız şirketin sahibine mektup yazarak ondan haraç
almaktadır. Eğribel madenini işleten Fransız şirketin
sahibine mektup yazarak ondan haraç ister. Maden şirketi
haraç vermeye yanaşmayınca bu sefer Micanoğlu madenin
Karagöl yaylasından gelen suyunu keser. Maden susuz kalır.
Bu haraç isteme olayı, konuyla ilgili türkü yakılmasına yol
açar:
Vara vara vardım maden
yoluna
Bir mektup yazdım direktörüne
Eğer bu maden işleyecekse
Bin altın göndersin Micanoğlu’na
Karagöl altından kırk atlı geçtim
Martin kurşunun suyunu içtim
Sağımdan vuruldum soluma düştüm
Dil bilmez Çerkezler içine düştüm
Ben de vardım maden baskununa
Yar yağmur yağmış daşın üstüne
Beş üz asker kalkmış Mican üstüne
Karagöl yaylasında Kel Seyid’in misafiri olan
Micanoğlu’nun hem Fransız şirketin sahibinin eşi ile, hem de
Kel Seyid’in gelini ile aralarında bir gönül ilişkisi olduğu
etrafta söylenmeye başlar. Gerek madene yaptığı baskın
sebebiyle hükümet kuvvetlerinin takibi, gerekse Kel Seyid’in
gelini ile olduğu söylenilen gönül ilişkisi bir bakıma
Micanoğlu’nun da sonu olur. Bir söylentiye göre Kel Seyid,
hükümetle anlaşarak Micanoğlu ve arkadaşlarını yakalar.
Ellerine kelepçe vurur. Micanoğlu’na karşı hissi bir
yakınlık duyan Kel Seyid’in gelini yoğurt tasının içinde
kelepçenin anahtarını Micanoğlu’na verir, onun kaçmasını
sağlar. Micanoğlu dışarıya çıkınca köpeklerin saldırısına
uğrar. Köpeklerden kurtulmak için yakındaki bir göle girer.
Uzun süre suda kalan Micanoğlu, üşütür hasta olur, Çivriz
yaylasına yakın Yassıalan’da ölür. Cenazesini Keşap’a
getirirler.
Diğer bir söylentiye göre geliniyle olan ilişkisi
sebebiyle Kel Seyid, Micanoğlu ile arkadaşlarını birbirine
düşürür. Arkadaşları Micanoğlu’nu öldürüp bir duvarın
üzerinden aşağıya atarlar. Cenazesi Giresun’a getirilir.
Ama halk arasında Micanoğlu’nun bu şekilde ölmesi,
olaya destanî bir hava kazandırır. Bir inanışa göre
Micanoğlu, o sırada çığ altında kalarak ölen Kel Seyid’in
çobanlarından birisine kendi elbiselerini giydirmiştir,
herkes Micanoğlu’nun çığ altında kalarak öldüğünü
zannetmiştir. Aslında Micanoğlu ölmemiştir. Micanoğlu bu
diyarı terk etmiş ve o “sır olmuştur”. Diğer bir inanışa
göre de Çivriz deresi içinde bir başka adamın ölüsü bulunur,
müfreze bu ölüye müsademe edilmiş gibi üç beş el kadar silah
atar ve bu kişinin Micanoğlu olduğu söylenilir. Adamın ölüsü
müfreze tarafından Keşab’a getirilir, Micanoğlu’nun
anasından “telkin ve tehditle” ölünün Micanoğlu olduğunu
söylemesi istenilir. Micanoğlu’nun anası ölenin Micanoğlu
olmadığını bildiği halde “oğlum diye feryad eder”. Aslında
Micanoğlu ölmemiştir, bu diyarı terk etmiş ve o “sır
olmuştur”. Hatta, Micanoğlu’na Osmanlı ülkesinin değişik
yerlerinde rastlanır. Micanoğlu’nu kimisi Midilli’de, kimisi
Zonguldak’ta, kimisi Mekke’de görür. İşte, halk tarafından
çok sevilen, efsanevî bir kimlik verilen ve adına türkü
yakılan Micanoğlu’nun hayatı kısaca böyledir.
Dünyadaki benzeri örnekleri gibi öldüğüne inanılmayan
bir halk kahramanı şeklinde görülüp hayatı efsanelere
boğulmuş olan Micanoğlu hakkındaki resmî kayıtların
mevcudiyeti onun faaliyetleri hakkında inanılır bilgilere
ulaşmayı sağlar. Yaptığımız çalışma sonucu arşivde
Micanoğlu’na dair şimdilik bir kayıt ile üç belgeye
rastladık. Bunlardan ilki Tirebolu ayânlarından Kethüda-zâde
Mehmed Emin Ağa’nın (ö. 1849) oğlu Mehmed Esad Bey’in sicil
kaydıdır. Sicil kaydında (13 Mart 1887) Mehmed Esad Bey’in
gönüllü olarak Gürcü Deli Reşid’in ve Micanoğlu’nun takibine
belirtilir.
İlk kez burada yayımlanan diğer üç belgeden biri,
Micanoğlu’nun İngiltere uyruklu Licese (Şaplıca) maden
direktörüne yazdığı tehdit mektubunun sureti; diğeri
İngiltere’nin Trabzon konsolosu tarafından Trabzon valisi
Ali Sururî Paşa’ya verilen 29 Nisan 1887 tarihli mektubu;
üçüncüsü ise Licese madeninden Giresun iskelesine sevk
olunan cevherin naklini engellenmesine, altı kişilik çete
efradıyla birlikte kendisini takibe çıkan Giresun
zaptiyesinin silahlarını almasına, yolcuların eşyalarını
gasbetmesi üzerine yakalanmasına çalışılmasına dairdir.
Micanoğlu’nun yörede etkinliğini gösteren bu belgeler
arasında bir eşkıya reisinin günümüze ulaşan nadir mektup
suretlerinden birinin olması dikkat çekicidir. Micanoğlu’nun
mektubunun ana teması Licese madenine yapılan baskın, bu
baskının sorumlusu olarak görülen Micanoğlu’nun yakınlarının
hükümet kuvvetleri tarafından tutuklanması ve konsolosun
Micanoğlu hakkındaki düşünceleridir.
“Eşkıyâ-i Giresun Keşâb Mîcânoğlu Hüseyin Efendi”
imzası ile yazılan, “Karahisar-ı şarkî mutasarrıflığından
Avrupalı mâdenci direktörü Ağa’nın huzûr-ı âlîsine” şeklinde
başlayan ve “Fûtüvvetlü benim dostum direktör ağa
hazretleri” diye devam eden tarihsiz mektupta Micanoğlu
şöyle demektedir:
“Bu kerre zât-ı âlîlerinize mahsûsen selâm ederim.
Kaldı ki sizler beş on seneyi mütecâviz mâdenci olduğunuz ma‘lûm
ve bendeniz de beş altı seneden berü eşkıyâ olduğum beyân
ol-cihet şimdiye kadar sizlere bir kusûr getürmüş olmayup
Licese isnâdından dolayı karındaşım Mehmed ile Süleyman
yirmi mâhı mütecâviz taht-ı tevkîfde kalup bî-gayr-i hak
halbuki, bendeniz ile Muhâcir Küçük Hüseyin olduğu hepinize
ma‘lûmdur. Kaldı ki, şimdiki halde sizlere şu kadar çok recâ
ederim. Bu iki karındaşlarımı mahbûsdan çıkarup kendünüze
zaptiyye edüp iskân etmeniz matlûb ederim. Her kaç lira
altun mesârif ederseniz bendenize beyân edesin. On beş güne
kadar çıkarırsınız bendenize iki bin altun vermiş kadar
hükmü vardır.Ve eğer bu işe gayret etmezseniz evvelâ
canınıza saniyyen cevherine dahi Uzundere’den gelen
şeylerine dahi Karagöl’den giden suya bu tahrîr ile himâm
şeylere man‘î-i şer‘î olacağım. Ma‘lûmunuz olsun. Kaldı ki,
sizlere on beş gün mühlet. Cevâbınızı isterim. Bu işe gayret
etmedikten sonra sizlere daha rahatlık yoktur. Katırcınızı
işletmem. Her bir cihet kötülük ederim. Sonra bendenize
beyân eylemedin dimiyesiniz. İrâde[ye] muntazırım”.
Micanoğlu’nun maden direktörüne yazdığı bu tehdit
mektubu üzerine İngiliz konsolos Ali Sururî Paşa’ya durumu
bildiren Fransızca bir mektup yazar. Mektubun tercümesine
göre konsolos şunları söylemektedir:
“15 Nisan [1]303 [27 Nisan 1887] tarihinde vuk‘u bulan
mükâlemeye istinâden İngiltere devlet-i fehîmesi teb‘asından
Licese mâden direktörüne eşkıyâdan Micanoğlu’nun yazdığı
tehdîdli mektûb sûretinin leffen huzûr-ı âlî-i vilâyet-penâhîlerine
takdîmle kesb-i şeref eylerim.
Bu tehdîdden mâden idaresi korkmakda olduğundan ümîd-vârım
ki, zât-ı âlî-i vilâyet-penâhîleri eşkıyâ-i merkûmenin
derdestini ve cem‘iyyet ve mazarratını men‘ edecek tedâbiri
diriğ buyurmazlar. Şâki-i merkûm Micanoğlu’nun refâkatinde
Gürcî muhâcirlerinden üç şahıs bulunduğunu haber almışdım.
Çürüksulu sa‘âdetlü Ali Paşa’nın bana bugün verdiği viziteyi
bir vesîle add ile bundan bi’l-istifâde buna dair ettiğimiz
mükâleme üzerine Ali Paşa şâki-i merkûm refâketinde yalnız
Gürcî olarak bir âdem bulunup o da dâmâdı Ali Bayrakdaroğlu
olduğunu cevâben söyledi. Ve her ne kadar bu eşkıyâ cem‘iyyetine
ehemmiyet verilür ise de ehemmiyete şâyân bir şey olmayub
eğer Serasker Paşa hazretleri kendüsüne kimsenin ma‘lûmatı
olmaksızın hafî bir emir verirse bunların cem‘iyyetini az
müddet zarfında mahv edeceği ümid-kavîsinde bulunduğumu ve
bu sûretle Devlet-i Âliyye ile İngilizler’in menfa‘atine bir
hidmet etmiş olacağını ilâve-i makal eyledi. Ümîd ederim ki,
bu takrîrim zât-ı âlî-i semûhîleri ile Ali Paşa beyninde
hiss eylediğim az çok bürûdetin ber-taraf olmasına bir
vesile-i cemîle olacakdır. İhtirâmât-ı mahsûsa-i fâ’ikamın
kabûl-i temînâtı mercûdur efendim”.
Gerek Micanoğlu’nun maden direktörüne, gerekse
konsolosun Trabzon valisine yazdığı mektuptan Micanoğlu’nun
hayatına dair yeni bilgiler elde etmemiz mümkün olmaktadır.
Bir kere Micanoğlu, İngiliz maden direktörü ile çok yakın
ilişki içinde bulunmakta ve direktöre “dostum” diye hitap
etmektedir. Micanoğlu’nun “beş altı seneden berü eşkıya
olduğum” ifadesinden hareketle 1882 yılında dağa çıktığı
söylenebilir. Bu yıllarda Licese madeni Şebinkarahisar’a
dört saat mesafededir ve simli kurşun madeni çıkarılmakta,
bir İngiliz şirketi tarafından işletilmektedir. Madenin
çıkarılması için gerekli olan bütün alet ve edevat ile
çıkarılan cevheri ezip temizlemek üzere bir de fabrika
bulunmaktadır. Günde yedişer tona kadar maden cevheri
çıkarılan fabrikada, sayıları üç yüz ile beş yüz arasında
değişen işçi çalıştırılmaktadır. Micanoğlu, haraç aldığı
böyle büyük bir maden cevheri işleyen fabrikaya baskın
yapmıştır. Bu baskını Micanoğlu ile Muhacir Küçük Hüseyin
yapmasına rağmen, hükümet kuvvetleri Micanoğlu’nun kardeşi
Mehmed ile Süleyman’ı yakalamışlardır. Mehmed ve Süleyman
yirmi ayı aşkın bir süreden seri de hapishanede
tutulmaktadırlar. Micanoğlu, İngiliz maden direktörüne
Mehmed ve Süleyman’ın hapishaneden çıkarmasını, kendisine
muhafız olarak almasını talep etmekte, bu iş için kaç lira
altın masraf ederse kendisine bildirilmesini istemekte, on
beş günlük de bir süre vermektedir. Direktör bu işi yaparsa
karşılığında Micanoğlu’na iki bin altın lira vermiş
sayılacaktır. Yani, Micanoğlu aldığı haraçtan bu kadar bir
miktarı düşmüş olacaktır. Eğer, direktör hapishanede olan
Mehmed ve Süleyman’ı on beş güne kadar kurtarmazsa Micanoğlu,
direktörün canına kastedecek, çıkarılan maden cevherinin
taşınmasına engel olacak, Karagöl’den gelen suyu kesecek,
kısaca her türlü kötülüğü yapacaktır. Mektuplar, çete
efradının etnik yapısı hakkında da bilgi vermektedir. Buna
göre Micanoğlu’nun çetesinde bu sırada üç değil, bir Gürcü
asıllı bulunmaktadır. Bu da Micanoğlu’nun damadı Ali
Bayrakdaroğlu’dur. Konsolosa göre çeteye fazla ehemmiyet
verilmemelidir. Aslında serasker tarafından verilecek gizli
bir emirle çete kısa bir müddet içinde yok edilebilecektir.
Çetenin ortadan kaldırılması da İngiltere ile Osmanlı
devletinin menfaatine olacaktır. Yayımladığımız bu
belgelerin Micanoğlu ile ilgili bazı konulara açıklık
getirdiği görülebilir. Uzun yıllar Giresun, Şebinkarahisar,
Erzincan, Tokat, Trabzon, Samsun ve dağlarında dolaşan
eşkıya Micanoğlu için türküler yakılmış ve yakılan türküler
dilden dile söylenerek bugüne ulaşmış olup sevilerek
dinlenilmektedir. Micanoğlu’nun birçok özelliğinin ve
faaliyetlerinin bu türkülere yansıtıldığını görmek
mümkündür. Yaptığı soygunlardan ve aldığı haraçlardan
fakirlere yardım ettiği, köprü, çeşme gibi hayır eserleri
yaptırdığı söylenilen ve buna dair birçok olay anlatılan
Micanoğlu, halkın sevgisini kazanmış, eşkıya olarak baskıcı
ve yağmacı bir kimliğinin yanında, iyiliği ve kötülüğüyle,
her haliyle halkın belleğinde Köroğlu gibi bir karakter
olarak algılanmıştır. Türkünün derlenen sözlerinden bazıları
şöyledir:
Rakı koydum fincana
Hele bakın Mican’a
Kör olası Kel Seyid
Nasıl kıydın bu cana
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Martinimin kolları
Gece de geçtim yolları
Aslan Mican geliyor
Takmaz karakolları
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Mican’ımın martini
Dolar dolaş boşalır
Kel Seyid’in gelinleri
Giyinir de kuşanır
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Karagöl obasında
Su içtim kana kana
Mican’ın ağaları
Ağlıyor yana yana
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Esbiye’nin pirinci
Ayvasıl’ın turuncu
Agaların içinde
Aslan Mican birinci
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Karisar yolu taşlık
Eskidi zıpka başlık
Gotkile hiç durmuyor
Her gün istiyor harçlık
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Ayvasıl burnu burun
Beyler geriye durun
Micanoğlu geliyor
Altın iskemle kurun
Oy benim canım Mican’ım
Dünyalarda bir canım
Mican sen öleceksin
Kabire gireceksin
Dokuz tahta altında
Ne hesap vereceksin
Oy benim canım
Dünyalarda bir canım
KAYNAKLAR: Karen Barkey,
Eşkıyalar ve Devlet: Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi (çev.
Zeynep Altok), İstanbul, s. 22; Mücteba İlgürel,
“Osmanlılar’da Eşkıyalık Hareketleri”, DİA, XI, 467-468;
Kerempelioğlu, “Sevimli Haydut Micanoğlu”, Yeşilgiresun
gazetesi (24 Nisan 1956-28 Nisan 1959); Yaşar Küçük, Doğu
Karadeniz Bölgesinde Yaşamış Eşkıya ve Kabadayılara Ait
Türküler-Destanlar (Basılmamış Yüksek lisans Tezi), Samsun
1988, s. 187-213; Osman Fikret Topallı, “Halk Şöhretleri:
Micanoğlu”, (Basılmamış çalışma), Giresun, ts; BOA, SAİD, nr.
165, s. 117; BOA, DH. MKT, nr. 1423/118, 1499/22; BOA, Y.
PRK. EŞA, nr. 6/67; Salname-i Vilayet-i Sivas, Sivas 1306,
s. 247; Fikret Karadeniz, Üç Kent Bir Ülke, Trabzon 2002, s.
133; Micanoğlu türküsü Ahmet Yamacı tarafından Halim
Giresunlu’dan derlenmiş ve notaya alınmıştır (TRT Repertuar
no. 1247)
(bu yazı araştırmacı yazar AYHAN YÜKSEL tarafından kaleme
alınmıştır.)
Mican
Mağarası
Yöremizde destanlaşan Micanoğlu Hüseyin, yaşadığı dönemde
sürekli aynı yerde kalmamış, tabiatın kendini gizleyeceği
yerleri mesken seçmiştir. Mican, bir dönem de Küçükgeriş
Köyümüzde yer alan mağaralarda saklanmıştır. Sevgili Funda
ve Fuat Deniz de büyük emek sarfederek bu mağaraların
fotoğraflarını çekip, derledikleri bilgi ve belgelerle
"Destanlarımız - Mican" sayfamızın oluşumuna ve arşivsel bir
belge olarak sitemizde yer almasına katkıda bulundular.
Değerli emek ve katkıları için gönül dolusu teşekkür
ediyoruz. İşte Sevgili Funda ve Fuat Deniz'in objektifinden
bir döneme damgasını vuran Micanoğlu Hüseyin'in yaşadığı ve
köyümüz topraklarında yer alan Mican Mağarası:
Not: Resimleri büyük izlemek için resmin üzerine mausla
tıklayınız. Açılacak popup penceresinden orijinal boyutta
görebileceksiniz.